siyaset etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
siyaset etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

8 Aralık 2013 Pazar

Zahide UÇAR .. FİTNE ÇETESİ DOĞURUYOR MU ?





FİTNE ÇETESİ DOĞURUYOR MU?


Zahide Uçar tarafından yazıldı.
Cumartesi, 07 Aralık 2013 20:44


Türkiye Cumhuriyeti Devleti içine bir virüs gibi sızan, kanser hücresi gibi metastas yapan F-Çete doğurarak mı kurtulmayı planlıyor?

Sevilay Yükselir adlı yamadaş gaz-teci "Cemaat tabanı çok rahatsız" başlığı ile yazdığı yazısında;

Cemaat maskeli şebekeyi aklamaya çalışmış.

Yazısına şöyle devam ediyor AKPKK’nın yandaş yazarcığı:

İnanın cemaatin bu "sessiz çoğunluğu" fena halde demoralize durumda.

Özellikle sosyal medya üzerinden yürüyen tartışmalar ve cemaatle bağlantılı görüntüsü veren bazı sivri isimlerin üslubu, argümanları çok canlarını sıkmış.

İçlerinden biri aynen şu ifadeyi kullandı:

((Çok üzülüyoruz çünkü bu arkadaşlar yüzünden mesela siz dahi yazarken, cevap verirken tüm cemaati aynı kefeye koyuyorsunuz.

Sanıyorsunuz ki herhalde tüm cemaat aynı tarza sahip.

-----------

İnanın orada gördüklerinizin, bizler gibi Hizmet'e gönülden bağlı, Hocaefendi'ye gönülden destek veren insanlarla alakası yok!

Bir Müslüman'a, bir mümine yakışmayan işler yapan bu arkadaşların verdiği rahatsızlığı tarif etmemiz imkansız!"))

Bak hele sen…

Ortağınla birlikte Türk Ordusuna, Türk aydınlarına hiçbir ahlak kuralını tanımadan iftira ederken, gazete dediğiniz paçavralarınızda mahkemeler kurup hakim, savcı, şahit, cellatlık rolüne soyunurken en ufak rahatsızlık duymayacaksınız,

Milletin yatak odalarına girip en mahrem görüntüleri şantaj amaçlı depo ederken utanmayacaksınız,

Sahte deliller üretip “vatanına-bayrağına-dinine” sahip çıkan insanlara tuzak kurarken insan olduğunuzu bile unutacaksınız,

Hedef seçtiğiniz insanları gazete dediğiniz paçavralarınızda, televizyon dediğin fitne yuvalarınızda hedefe oturtup namus ve şerefleriyle oynayıp onur intiharlarına zorlayacaksınız,

CİA ile el ele verip Türk vatanının bölünmesi için çalışacaksınız,

Türk Dünyasına da sızıp “hizmet” yalanı ile CİA elemanlarını okullarınızda öğretmen olarak çalıştıracaksınız,

Milletin dinine musallat olup kelime-i şehadetten peygamberimizin adını çıkararak Vatikan’a selam çakacaksınız,

Bırak dini değerleri, insanı insan yapan bütün evrensel ahlak değerlerini çiğneyip ters-yüz edeceksiniz,

Devlet kurumlarında sizden olmayan herkesi fişlediğinizi unutup bir de ahlaksızca fişlenmekten şikayet edeceksiniz öyle mi?

Anadolu’da bir söz vardır:

“Önce pezevengi becerirler”…

Bu milletin vatanını, ordusunu, aydınını, dinini, kısacası maddi ve manevi bütün değerlerini küresel güçlere, Vatikan’a, Pentagon’a pazarlarken düşünecektin kırmızı yanaklı bademcik!!..

İşte görgüsüzlük böyle bir şeydir.

Zengin sofralarında, CİA’nın eğitim salonlarında sınıf atlanmaz.

Metresle sevgili arasındaki farkı öğreneceksin!!.

Resmi nikahın onurlu insanların işi olduğunu…

Muta nikahıyla ancak fahişe olunabileceğini öğreneceksin!!.

Bu ülkeye çok ihanet eden oldu ama sizler kadar alçakça, fütursuzca, ahlaksızca saldıranı olmadı.

Dolayısı ile siz ve siyasi ortağınızdan başka hiçbir kurum ve şahsa sizin kadar küfür ve beddua edilmedi.

İnsana yatırım yapmak yerine nefrete yatırım yaptınız.

” Rüzgar eken fırtına biçer.”

Bu topraklar size haramdır!!

Boşuna kendinizi aklamaya çalışmayın. Sevilay Yükselir gibi, “AKPKK+FCİA”ya üç kuruşluk pul gibi yapışmış, bu ülkenin vatanseverleri için hiçbir itibarı olmayan bir hatun üzerinden aklanacağınızı mı sanıyorsunuz?

Baktınız çaldığınız minare uydurduğunuz kılıfa sığmıyor, bari doğurarak kurtulalım diyorsunuz öyle mi?

Bazı isimleri feda ederek aklanmayı planlıyorsunuz!..

Bütün günah ve suçlarınızı seçili isimlere yıkarak yeni bir sayfa açabileceğinizi sanıyorsunuz…

Zavallı sonradan görmeler sizi…

Amip gibi bölünerek çoğalacaksınız he mi?

Bizler cinayeti gördük. CİA’nın elinde nasıl kalleş bir silaha dönüştüğünüzü gördük.

Kuddisi Okkır, Emekli Jandarma Albay Abdülkerim Kırca, Denizci Yarbay Ali Tatar, Uçkun Geray, Erhan Göksel, Albay Berk Erden, Kıdemli Yüzbaşı Olgun Ural, Özel Harekât Dairesi Başkanı Behçet Oktay, MİT’dan Kaşif Kozinoğlu gibi isimlerin ölümlerine neden olan katil F-CİA’nın bademleri;

Aşığı olduğu mesleğini elinden aldığınız insanlar, parçaladığınız aileler, ruhsal çöküntüsüne neden olduğunuz insanların ahı sizleri her yerde takip edecektir!!.

Ördüğünüz nefret duvarlarının içine hapsolduğunuzun farkına daha yeni varıyorsunuz.

Bu daha iyi günleriniz.

“Adam satmaca günlerinden adam asmaca günlerine geçilecek” diye yazmıştım.

Satanı satarlar bilmez misiniz?

Y-CHP ile cilveleşmeniz sizi kurtaramayacak.

SİZLERE SORUYORUM:

İnsanlık, Müslümanlık satışa gelince, kuyruğunuz sıkışınca mı aklınıza geldi?

O kadar kirlendiniz ki…

Bu kadar kul hakkını, bedduayı temizleyecek bir kollektör icat edilmedi dünyada.


zahide@zahideucar.com

Fatma Sibel YÜKSEK/ Açık İstihbarat .. SAHİ .. KİMSİN SEN

Fatma Sibel YÜKSEK/ Açık İstihbarat


Bilboardlardaki resimlerine baktım; güya “kudretli” görünesin diye en çılgın bakışlı fotoğraflarını seçmişler.

Kontrolsüz bir adrenalin ile geldiği yeri hazmedemeyişi harmanlayan deli bakışları.
Ne yapsan olmuyor.
Kültürsüzlüğün, görgüsüzlüğün, basitliğin, açlığın her şeyin önüne geçiyor.

Sadece çalma, çırpmaya, vebal almaya işleyen kıt aklın bile durup durup sana “Saygı görmüyorsun, sende bir şeyler eksik” diye fısıldıyor.

Bu fısıltıyı duydukça iyice kontrolden çıkıyorsun. “Bana saygı duyun, önümde eğilin. Eteklerimi öpün” diye tepiniyorsun ama olmuyor.

Olmuyor işte.

En yakınındakiler bile senin iflah olmaz kifayetsizliğine, insanlıktan çıkmış öfkene, Allah'a şirk koşma noktasına gelmiş kibrine dayanamıyorlar. En uyanıklar ile kullanım tarihinin tamamen sona gelmesini bekleyenler kaldı sadece çevrende. Bir de bir delinin gölgesi ardında kirli oyunlarını yürütenler.

Boşsun, bomboşsun. Bir genelev fedaisi kadar ruhsuz ve hoyratsın. Kabadayılığın da hikâye, dobralığında yalan, “delikanlılığın” da naylon. Hak, hakkaniyet, adalet, merhamet gibi kavramlar kapından bile geçmemiş.

Alım-satım ustalığından, ticari uyanıklıktan dem vurarak örtmeye çalışıyorsun bu büyük eksikliğin üzerini.

Sahi kimsin sen?

Hep aynı yerden servis edilen üç adet gençlik, çocukluk ve askerlik fotoğrafından başka neden görüntün yok senin?
Hangi okulları bitirdin, kimlerle aynı sıralarda oturdun? İlkokul öğretmenin kim?
Neden bir kişi bile çıkıp seninle ilgili bir tek anısını anlatmıyor?

Seda Sayan'ın bile mahalle yıllarından bir fotoğraf çıkıp geliyor da, senin geçmişin neden bu kadar sis perdelerinin ardında gizli?

“Olmayan” biri misin yoksa sen; laboratuarda mı imal edildin?
Hangi merkezlerde programlandı hastalıklı beynin?

Bütün değerlerden neden bu kadar yoksunsun; en kutsal kavramların içini boşaltmada nasıl bu kadar maharetlisin?

Hurafe, iftira, şirret ve cehaletten beslenen dilin; hırstan ve doymamışlıktan ibaret kişiliğin, bir ağaç kovuğundan başka hiçbir şey olmayan fani bedeninle tarihin onurlu sayfalarında yer almaya soyunma cesaretini nereden buldun.

Duyduk ki şimdi de “padişahçılık” oynuyormuşsun.
Şah oldun, sıra şahbaz olmaya geldi.
Her mevki ve makamı tattın, geriye “padişahlık” kaldı öyle mi?

Senin montaj ürünü kimlik ve bedeninden kuşkusuz bir Fatih, bir Yavuz, bir Kanuni olmaz ama Deli İbrahim-Vahdettin karışımı bir kukla, pekâlâ olabilir.
Seni bütün bu defolarınla sahnede tutanların işine fazlasıyla yarar böyle acınası bir bez bebek.

Esiyorsun, gürlüyorsun, tepiniyorsun. Pazarcı gibi tiz çığlıklar atıyorsun. Deli bakışlarını devire devire, boyun damarlarını şişire şişire höykürüyorsun. İyi de sen ne istiyorsun?

Karun oldun. Çocukların ülkedeki simit tablalarından bile haraç alıyor, gudubet karın ipek kumaşlara, paha biçilmez mücevherlere büründü.

Şakşakçıların ceylan derisi koltuklarda basen büyütüyor. Bu kadarı da olmaz ki diyen kim varsa işinden aşından ettin, zindanlara attın, ailelerini açlığa mahkûm ettin.

Gencecik üniversite mezunları işsizlikten intihar ediyor.
Doktorlar, öğretmenler, polisler, subaylar açlık sınırında yaşıyor; emekliler pazarlardan sebze artığı topluyor.
Şehit katilleri Meclis'te suratımıza çemkiriyor.
Sen hâlâ üstündeki pahalı elbiselerin, özel yapım som altın kol saatin, ipek kravatınla karşımıza geçip kusuyorsun da kusuyorsun.
Kime bu kinin?

Nereye doğru gittiğini bir gün olsun düşündün mü?
Olmayan vicdanınla bir gün olsun kendine “Acaba biraz ileri mi gidiyorum” diye sordun mu?
İtikadın da yalan biliyoruz.
Ama bir gün olsun “Ya hesap günü varsa” diye endişelendiğin oldu mu?

Evet var. Hesap günü var. Ve sanki bu saldırganlığın, bu doymazlığın, tamah etmez azmışlığın, O hesap gününü biraz daha yaklaştırıyor.

Artık Allah’ın gözüne batıyorsun birader!

Fazla parazit yapıyorsun, ortalığı hacminden fazla kirletiyorsun. Elde ettiklerinle şükür etmeyi, biraz da başkalarını düşünmeyi başaramadın. Böyle bir kapasiten yok çünkü.

Dünyaya yemeye, içmeye, dışkılamaya, kin ve nefret aşılamaya gelmişlerdensin.
Üste bir de kibir yapıyorsun, işte bu hiç çekilmiyor...

Senin sonunu da bu yamyam kibrin getirecek…















Fatma Sibel YÜKSEK/ Açık İstihbarat



Bilboardlardaki resimlerine baktım; güya “kudretli” görünesin diye en çılgın bakışlı fotoğraflarını seçmişler.

Kontrolsüz bir adrenalin ile geldiği yeri hazmedemeyişi harmanlayan deli bakışları.
Ne yapsan olmuyor.
Kültürsüzlüğün, görgüsüzlüğün, basitliğin, açlığın her şeyin önüne geçiyor.

Sadece çalma, çırpmaya, vebal almaya işleyen kıt aklın bile durup durup sana “Saygı görmüyorsun, sende bir şeyler eksik” diye fısıldıyor.

Bu fısıltıyı duydukça iyice kontrolden çıkıyorsun. “Bana saygı duyun, önümde eğilin. Eteklerimi öpün” diye tepiniyorsun ama olmuyor.

Olmuyor işte.

En yakınındakiler bile senin iflah olmaz kifayetsizliğine, insanlıktan çıkmış öfkene, Allah'a şirk koşma noktasına gelmiş kibrine dayanamıyorlar. En uyanıklar ile kullanım tarihinin tamamen sona gelmesini bekleyenler kaldı sadece çevrende. Bir de bir delinin gölgesi ardında kirli oyunlarını yürütenler.

Boşsun, bomboşsun. Bir genelev fedaisi kadar ruhsuz ve hoyratsın. Kabadayılığın da hikâye, dobralığında yalan, “delikanlılığın” da naylon. Hak, hakkaniyet, adalet, merhamet gibi kavramlar kapından bile geçmemiş.

Alım-satım ustalığından, ticari uyanıklıktan dem vurarak örtmeye çalışıyorsun bu büyük eksikliğin üzerini.

Sahi kimsin sen?

Hep aynı yerden servis edilen üç adet gençlik, çocukluk ve askerlik fotoğrafından başka neden görüntün yok senin?
Hangi okulları bitirdin, kimlerle aynı sıralarda oturdun? İlkokul öğretmenin kim?
Neden bir kişi bile çıkıp seninle ilgili bir tek anısını anlatmıyor?

Seda Sayan'ın bile mahalle yıllarından bir fotoğraf çıkıp geliyor da, senin geçmişin neden bu kadar sis perdelerinin ardında gizli?

“Olmayan” biri misin yoksa sen; laboratuarda mı imal edildin?
Hangi merkezlerde programlandı hastalıklı beynin?

Bütün değerlerden neden bu kadar yoksunsun; en kutsal kavramların içini boşaltmada nasıl bu kadar maharetlisin?

Hurafe, iftira, şirret ve cehaletten beslenen dilin; hırstan ve doymamışlıktan ibaret kişiliğin, bir ağaç kovuğundan başka hiçbir şey olmayan fani bedeninle tarihin onurlu sayfalarında yer almaya soyunma cesaretini nereden buldun.

Duyduk ki şimdi de “padişahçılık” oynuyormuşsun.
Şah oldun, sıra şahbaz olmaya geldi.
Her mevki ve makamı tattın, geriye “padişahlık” kaldı öyle mi?

Senin montaj ürünü kimlik ve bedeninden kuşkusuz bir Fatih, bir Yavuz, bir Kanuni olmaz ama Deli İbrahim-Vahdettin karışımı bir kukla, pekâlâ olabilir.
Seni bütün bu defolarınla sahnede tutanların işine fazlasıyla yarar böyle acınası bir bez bebek.

Esiyorsun, gürlüyorsun, tepiniyorsun. Pazarcı gibi tiz çığlıklar atıyorsun. Deli bakışlarını devire devire, boyun damarlarını şişire şişire höykürüyorsun. İyi de sen ne istiyorsun?

Karun oldun. Çocukların ülkedeki simit tablalarından bile haraç alıyor, gudubet karın ipek kumaşlara, paha biçilmez mücevherlere büründü.

Şakşakçıların ceylan derisi koltuklarda basen büyütüyor. Bu kadarı da olmaz ki diyen kim varsa işinden aşından ettin, zindanlara attın, ailelerini açlığa mahkûm ettin.

Gencecik üniversite mezunları işsizlikten intihar ediyor.
Doktorlar, öğretmenler, polisler, subaylar açlık sınırında yaşıyor; emekliler pazarlardan sebze artığı topluyor.
Şehit katilleri Meclis'te suratımıza çemkiriyor.
Sen hâlâ üstündeki pahalı elbiselerin, özel yapım som altın kol saatin, ipek kravatınla karşımıza geçip kusuyorsun da kusuyorsun.
Kime bu kinin?

Nereye doğru gittiğini bir gün olsun düşündün mü?
Olmayan vicdanınla bir gün olsun kendine “Acaba biraz ileri mi gidiyorum” diye sordun mu?
İtikadın da yalan biliyoruz.
Ama bir gün olsun “Ya hesap günü varsa” diye endişelendiğin oldu mu?

Evet var. Hesap günü var. Ve sanki bu saldırganlığın, bu doymazlığın, tamah etmez azmışlığın, O hesap gününü biraz daha yaklaştırıyor.

Artık Allah’ın gözüne batıyorsun birader!

Fazla parazit yapıyorsun, ortalığı hacminden fazla kirletiyorsun. Elde ettiklerinle şükür etmeyi, biraz da başkalarını düşünmeyi başaramadın. Böyle bir kapasiten yok çünkü.

Dünyaya yemeye, içmeye, dışkılamaya, kin ve nefret aşılamaya gelmişlerdensin.
Üste bir de kibir yapıyorsun, işte bu hiç çekilmiyor...

Senin sonunu da bu yamyam kibrin getirecek…

22 Haziran 2013 Cumartesi

BİR KARADENİZ GENCİNİN MESAJI

...Erdem GÜNDÜZ...'' DURAN ADAM ''...


Bir Karadeniz çocuğunun bir Kürt vatandaşımıza mesajı.

Karadenizliyim!
Lazca konuşma merakım hiç olmadı. 
Ana dilde lazca isteğim olmadığı gibi. 
Karadeniz diye adlandırılan topraklarda hep gurbeti yaşadım.
Bazen inşaatçı oldum, bazen hamal.
Bazen yurt dışına göç eden emekçi. 
Bazen milletvekili, bazen mühendis 
Patika yollarla doludur yaşadığım yer. Keçi yolu diye tabir edilen  yolları hiç keleş ile dolaşmadım.
Pusu atmadım askere, polise.
Senin gibi açlığı iyi bilirim. Beraber yüklendik ülkenin en ağır yükünü. 
Emekçileri oynadık nesiller boyu. 
Sen susuzluktan yakınırken ben sellerin sürüklediği molozlar arasında kaybettiklerimin cesetlerini aradım. 
Senin adın sınır kaçakçılığıyla anılırken, ben yasa dışı silah kaçakçısı olarak tanındım.
Silah ürettim evimin ahırında, namlu taktım oyuncak silahlara. 
Sen Irak, Suriye topraklarında gezinirken ben de Gürcistan  topraklarına uzanmışım ara sıra.
Bazıları bizi çok özdeş kabul eder. 
Lazlar Kürt'ün deniz görmüşüdür derler bilirsin.
Benziyor muyuz gerçekten?
Hem çok, hem de hiç!
Benziyoruz; Sen karnı burnunda anne adaylarını kızak ile hastanelere taşırken ben sırtımda taşıyorum.
Benzemez miyiz?
Ülkenin en ağır işlerini beraber sırtlandık. 
Sen beton dökerken ben duvarcılık yapıyordum. Sen duvar örerken ben demir döşüyordum.
Sen park simsarlığı yaparken ben gazinoları haraca bağlıyordum.
Benzemez miyiz? 
Senin çocukların ile benim çocuklarımın kaderi de aynı, aynı hastalıklardan kırılırlar, aynı hastalıklardan sakat kalırlar, aynı eğitimsizlikten mağdur olurlar.
Benzemez miyiz hiç?
Sana ulaşma konusunda devletin nasıl geç kaldığını iddia ediyorsan benim de farkım yok bilesin.
Devleti hep jandarma diye bilir yörem insanı.
Sizdeki gibi.
Benzemez miyiz?
Aynı gelenek yüzünden silahına sarılıp binleri öldürdük namus anlayışı gereği.
Silaha merakımız, silahı yaşamın parçası görme anlayışımız hep aynı.
Benzemez miyiz?
Çok benziyoruz çok.
Kürtler, Lazların deniz görmemişidir!
Ne kadar doğru değil mi?
HİÇ BENZEMİYORUZ ASLINDA HEM DE HİÇ !
Ana dil hiç sorun olmadı benim için, bahane de olmadı .
Kültürel haklar gerekçesi ile hiç cana kıymadım ben.
Hiç pusu atıp mayın döşemedim körpe delikanlılara, yiğitlere. Vatan için görev yapanlara.
Hiç işyeri yakmadım. 
Hiç kepenk kapatmadım insanların yüzüne.
Hiç yollara düşüp caniliği, canileri savunmadım.
Hiç Mehmetçik ile puştu bir tutmadım, yakıştıramadım vicdanıma.
Hiç benzemiyoruz hiç!
Çanakkale'de ben de öldüm.
Yetmedi Pontus çeteleri ile mücadelede öldüm.
Ruslara karşı öldüm.
Yetmedi Kore'de öldüm, Kıbrıs'ta öldüm.
Bunu iğrenç ayrılıkçılık anlayışına kılıf uydurmak için malzeme konusu yapmadım.
Nereden bilebilirim ki Çanakkale'de ölen atalarımın şimdilerde yapmaya çalışacağım ayrılıkçılığa anlayış gösterebileceklerini ki! 
Zafere ulaşmak için her yol mübah demedim, diyemedim.
Çocuklarımı sokaklarda taş atsınlar, barikat kursunlar diye yollamadım.
Bayrakları çiğnesinler, Milli Marşı söylemesinler diye öğütlemedim.
Lazlığımı Türklüğümün önünde görmedim hiç bir zaman.
Ben dağa çıkmadım.
Ülke ülke dolaşıp vahvahlarımı anlatmadım.
Bir oğlumu dağa bir oğlumu üniversiteye birini askere yollamadım.
Devlete vergiden kaçıp eşkiyaya haraç vermedim. Ekmeğine yağ sürmedim.
Gece dağda gündüz kurumda olmadım. Hastaneleri basmadım, okulları  yakmadım, şantiyeleri havaya uçurmadım.

ÇÜNKÜ BEN YEDİĞİM EKMEĞE HİÇ İHANET ETMEDİM..
BİZİM İÇİN TEK BAYRAK, TEK DİL, TEK VATAN ..
BİZ KARADENİZ ÇOCUĞUYUZ..........